30 Kasım 2014 Pazar

THY hostesi dünya basınında

Türk Hava Yolları’nda 2009 yılından beri kabin memuru olarak çalışan Z.Ş.’nin fotomodellik yapınca işini kaybetmesi dünya basınında da yankı buldu.

İngiliz Daily Mail ve Daily Mirror gazeteleri ile Yunanistan’ın Parapolitika haber sitesinde yer verilen haberlerde 31 yaşındaki kabin görevlisinin verdiği cüretkar pozlar nedeniyle işinden kovulduğu belirtildi. Daily Mail’de yer alan haberde THY’nin daha önce kırmızı ruju yasakladığına dikkat çekildi ve olay muhafazakarlaşmanın bir örneği olarak verildi. Konuyla ilgili olarak hurriyet.com.tr’ye konuşan THY yetkilileri ise Z.Ş.’nin işten çıkarılma nedeninin ‘performans düşüklüğü ve verimsizlik’ olduğunu söylemişti. THY tarafından Z.Ş.’nin işine 3 ay önce son verdiği bildirildi. Z.Ş'nin verdiği seksi pozların haricinde bir müzik grubunun klibinde de rol aldığı ortaya çıkmıştı.

Hadise mini etek sevmiyormuş..

Her yaptığı olay olanlardan Hadise. Şimdilerde sık sık aşk haberleriyle gündemde. Oysa Hakan Baş’la arkadaş olduklarını, kalbinin boş olduğunu söylüyor. Odak noktası işi. Bunu her cümlesinde hissettiriyor: “Şu anki hayalim dünyada bir şeyler yapmak. Grammy Ödül Töreni’nde kırmızı halıda yürüdüğümü düşünsene... İşte o zaman, ‘başardım’ derim.
 

Pazar Vatan için Banu Duran'a konuşan Hadise'nin röportajından; Tavsiye albümünüzün adına yakışır bir soruyla başlayayım ve kadınlara en büyük tavsiyeniz nedir onu sorayım?

Oh ne güzel soru (Gülüyor)... Albümün kartonetine de yazmıştım zaten, sevenlerime tavsiyelerim var diye. Geçmişe bakma diyorum ben. Hayatında kötü bir şeyler yaşayabilirsin, birileri hayatından çıkabilir; iş veya aşk konusunda. Ben de bu yolculuğumda arkadaş zannettiğim bazı insanları kaybettim. Yanıldığım anlar oldu ama ne yapacaksın; geçmişe değil önüne bakacaksın. 

Bitmişse bitmiştir, geri dönme diyorsunuz. Peki siz bunu uygulayabiliyor musunuz? Sevseniz bile önce gurur mu?

O kapıyı kapatabilmem için gerçekten bende birşeyler bitmeli. Bir ilişki yaşadıktan sonra ne kadar kavga edersen et, sonuçta o kişiyle 2-3 yıl birlikte geçirdiysem o sevgi hemen bitmez. Fakat ben beynimde bitiriyorsam, “çok yıpranıyorum, mutsuzum. Benim değerim daha fazla” diyorsam tamamdır. Kalben bitmese bile beynen bitmesi yeterli. Mantıken de bakmak lazım.

İddialı olmam için dekolte gerekmiyor

İş mi aşk mı desem; önce hangisi?

Önce iş. Neden? Çünkü küçüklüğümden beri bunun için savaşıyorum; bunun için emek harcıyorum; uyumuyorum, çoğu şeyi yutuyorum. Bu yüzden hayatıma giren kişinin işime karışmasını istemem. Ben de onun işine karışmam, aslında çok basit. Sen kimsin ki hayatıma girip benim işime karışıyorsun? Benim annem babam kıyafetime, sahneme karışmıyorsa hayatıma giren erkek de buna karışamaz.

Evlenip “ben artık dekolte giymeyeceğim” diyenleri görüyoruz...

Özel hayatımda dikkat ederim ama sahne hayatım farklı. Zaten mini etek giyen biri değilim. Sahnede mini giyiyorsam, o şorttur. Çünkü dans eden biriyim, rahat etmem önemli.

Ama iddialı giyinmeyi seviyorsunuz...

Sahnede pantolon ceket de giyebiliyorum ve çok iddialı hissediyorum. Pantolonun şekli, ceketin kesimiyle ilgili. Kendimi sahnede iddialı hissetmek için dekolte giymek zorunda değilim. Sahnede önemli olan rahat olmam, yoksa illa dekolte giyineceğim diye bir şey yok. Diz altına kadar daracak inen elbiseler en sevdiğim tarz ama öyle sahneye çıkamam ki. O yüzden de elbette ki dansıma, şovuma uygun kıyafetler tercih ediyorum. 

Aşık olunca enerji patlaması yaşıyorum

Nasıl biri oluyorsunuz aşık olunca?

Normalde zaten enerjik biri olduğum için aşıkken enerji patlaması yaşıyorum diyebilirim. Daha da mutlu oluyorum. Zaten maşallah mutsuz olmak için bir nedenim yok.

Hakan Baş’la aşk yaşadığınız yazıldı. Hemen sorayım aşk var mı aşk?

Benim kalbimde hep aşk var ama şu an hayatımda birisi yok. Hakan benim çok sevdiğim bir arkadaşım, zaman zaman bizi yine bir arada göreceksiniz. 

Aşkta karşıma hep korkaklar çıkıyor demiştiniz. Bu yüzden mi yanınızda birini göremiyoruz?

Belki de evet. Korkak bir erkekle işim olamaz. Ünlü, başarılı ve iyi bir yerde olan kadınla beraber olmak erkek için kolay değil.

Egosuz mu olmalı?

Egosu olsun ama kendi işiyle ilgili. Benimle bir yarışa girmesin. Rahat olsun; bunun için de özgüveni yüksek olmalı.

Haluk Bilginer’le bir aksiyon filminde rol almak isterim

Murat Boz’un film galasına da gittiniz. Peki sizi bir filmde görecek miyiz?

Çok isterim. Aksiyon veya çok dram, karanlık bir film olsun ama...

Rol arkadaşınız kim olsun?

Haluk Bilginer’i çok beğeniyorum. Onunla bir filmde oynarsam havalara uçarım. Ben polisim, o benim müdürüm mesela (Gülüyor)...

Hayalleriniz gerçekleşti mi; ne kaldı geriye?

Hayalimde hep kendi gücümle kendi albümümü yapmak vardı. Tavsiye’nin yapımcısı ben ve ablam olduk. Turne yapmak çok istiyordum; onu da Fanta’yla yaptık. Şu anki hayalim ise dünyada bir şeyler yapmak. Billboard listesinde ismimin geçmesi ya da Grammy Ödül Töreni’nde kırmızı halıda yürüyorum düşünsene. İşte o zaman, “başardım” derim. İlk Türk kızı olarak Grammy almak isterim... İlerde bir gün anne olmak da istiyorum. Etrafımdaki arkadaşlarımın hepsinin bebeği oldu. Ben deli gibi hala Hadise olmaya devam ediyorum (Gülüyor)... 

Eleştirileri takmıyorum hatta ‘salla gitsin’ diyorum

Kıyafetleriniz genelde eleştiriliyor; kızıyor musunuz? Ya da ciddiye alıyor musunuz diyeyim?

Kızmıyorum da; ciddiye de almıyorum. Ne yapayım yani? Beni beğenmek zorunda değiller. Sosyal medya öyle bir şeye döndü ki, herkes kendini eleştirmen zannediyor. Dört dörtlük giyinen bir mankenle ilgili bile bir bakıyorsun neler yazıyorlar. İnsanlar oradan sana hakaret edince mutlu oluyor; bu nasıl bir kafa onu da bilmiyorum. Girip bakmıyorum da. Eskiden bakıyordum, sonra “Bu ne ya, kendimi bununla mı yoracağım. Salla gitsin” dedim. 

Kıyafetlerinizle ilgili kardeşiniz Derya’yla çalışıyorsunuz değil mi?

Aynen. Eleştirileri takmıyorum. Göz önündeyim; birileri beğenecek birileri beğenmeyecek. Ancak tabii ki Derya her şeyin kararını vermiyor. Bana yol gösteriyor; ben giymek istiyorsam giyiyorum. Bazen de kıyafetlerim çok beğeniliyor ve “hep böyle giyin” diyorlar. Nasıl yani? İnsanlar farklı farklı şeyler denemenin güzel olduğunu anlamıyor.

Bir de sizin kilo mevzunuz var; aldınız mı verdiniz en büyük sorunlardan biri malum.

Bu konuyla da ilgilenmiyorum biliyor musun. Bedenimle yaptığım bir iş değil benim ki; manken değilim.

Yüzünün filtresiz hali dehşete düşürdü!

Banu Alkan, Bu Tarz Benim'in eleme gecesine konuk jüri olarak katıldı.


Show TV'nin beğeniyle izlenen yarışmaprogramı Bu Tarz Benim'in bu akşamki konuğu Banu Alkan oldu. Eleme gecesinde konuk jüri olan Banu Alkan'ın yüzündeki kırışıklıklar dikkat çekti.

Kıyafetini hediye edecek

Yağmur Tanrısevsin, başlattığı kitap kampanyasının sonucunu Facebook sayfasında açıkladı.

Tanrısevsin, paylaştığı videoyla yarışmayı en çok kitap bağışı yapan Melis Kalyoncu’nun kazandığını duyurdu. Oyuncu, bağışlanan kitapları önümüzdeki günlerde Çanakkale’deki Çan Kız Meslek Lisesi Kütüphanesi’ne teslim edecek. Melis Kalyoncu’ya da ilk setinde giydiği ve “uğurlu” dediği kıyafeti hediye edecek.

"Konuşmaya korkuyorum"

Geçtiğimiz günlerde sinema çıkışı Kenan İmirzalıoğlu ile yemek yerken görüntülenen Cansu Tosun, önceki gün Bebek’teydi.

Genç oyuncu, İmirzalıoğlu’yla ilgili sorular üzerine “Artık bir şey söylemeye korkuyorum.


Önceden tanışıyoruz, o gün de sinema önünde karşılaştık. Erkek kardeşim de yanımdaydı” dedi.


Gökçe Bahadır, Ali’yi basamak olarak kullandı

Usta oyuncu Güven Hokna, Yaprak Dökümü’nde kızını oynayan Gökçe Bahadır’a bir kez daha çok ağır sözler söyledi.

Bahadır’ın 2012’de evlenip 6 ay sonra boşandığı Yeşilçam’ın unutulmaz oyuncusu Kemal Sunal’ın oğlu Ali Sunal’ı basamak olarak kullandığını iddia etti.

HANİ BÜYÜK SEVGİYDİ

Bahadır’ı Sunal’a isteyenler arasında olan Hokna, Magazin D’ye “Gökçe çok değişti.

Yükselmek için evliliğini ve bazı şeyleri basamak olarak kullandı. O büyük aşk nasıl o kadar kısa sürede bitebilir?” dedi.

Gökçe Bahadır ve Ali Sunal evlendiğinde bu mutlu kareler uzun süre konuşulmuştu.




Şener Şen yıllar sonra ilk kez konuştu...

Türk sinemasının efsane isimlerinden Şener Şen, Hürriyet’e konuştu: “Gezi, apolitize olduklarını sandığımız gençlerin kendilerini hatırlatmasıydı. Herkes için örnek bir hareketti. Bilmediğimiz bambaşka bir gençliğin ifadesiydi onlar.”

Hürriyet'ten Uğur Vardan röportajı...
‘Hababam’ın Badi Ekrem’i, ‘Banker Bilo’nun Maho Ağa’sı, ‘Namuslu’nun ‘Ali Rıza’sı, Haraptar Köyü’nün ‘Züğürt Ağa’sı, ‘Eşkıya’nın Baran’ı, ‘Gönül Yarası’nın Nâzım öğretmeni... Sinemamızın en unutulmaz karakterlerine hayat veren Şener Şen... Efsane oyuncu Şener Şen’le konuştuk.

Geçmişi de bilen bir emekçi olarak sinemamızın dününü ve bugününü karşılaştırabilir misiniz?

-Valla sinema benim hayatta karşılaştığım en zor problemlerden biri açıkçası. Yıllardır bu işin içindeyim ama hâlâ net bir matematik formülü gibi bir tarife ulaştığımızı düşünmüyorum. Hem kaliteli hem de seyirciyi yakalayan film nasıl olur, bu keşfedilmiş değil, zaten bunu dünya sineması da bulmuş değil. Sanatın diğer dalları edebiyatta, müzikte ya da resimde meseleyi açıklamak nispeten daha kolay ama sinemada bu, karmaşık bir şey...

Zamanımızın avantajları nelerdir peki?
- Günümüzde eskiye nazaran gerçekten yetenekli birinin çok büyük şansı olduğuna inanıyorum; bilgisi, görgüsü, kapasitesi olan birinin keşfedilmemesi mümkün değil. Bir yönetmen 10 dakikalık bir kısa film yapsın, internette göstersin, gerçekten değerliyse fark edilmemesi mümkün değil. Yeteneğiniz bir anlamda kartvizitiniz oluyor, kapılar açılıyor. Yeteneğin keşfedilmesi eskiden daha zordu ama bir yandan şimdinin zorluğu da maliyetlerin yükselmesi. Yarış da daha güçlü, rakipleriniz çok. Ama bunlar sadece buranın değil, dünya sinemasının da sorunları. Ama asıl mesele her zaman olduğu gibi senaryo ki bazı yönetmenler bunu hafife alıyor. “Ben ‘genius’ım, işi sette çözerim” diyorlar. Evet, sinema tarihinde böyle yönetmenler vardı ama onlar kendilerine bir şey vehmetmeyen gerçekten özel adamlardı. Neyse, sonuçta bu işin formülünde ilk sırada senaryo var, sonra yönetmen geliyor. Yönetenin senaryoyu yazması tercih edilir. Çünkü o dünyayı yazan, tasarlayan daha iyi aktarır. Oyuncu ise bu dizilişte üçüncü sırada geliyor. Oyuncu bulunur; zaten çoklar, zaten herkes bu işe hevesli. Üstelik sinema tiyatro gibi oyuncunun mihenktaşı olduğu bir er meydanı değil. İyi bir yönetmen kötü bir oyuncudan bile iyi bir oyuncu yaratabilir, kurgu ve kısa plan becerisiyle parlatabilir. Gerisi zaten finans... Ayrıca günümüzde teknolojik meseleler de çözüldü ama dediğim gibi çözümleyen şey iyi bir senaryo...

Bir ismin halk tarafından öğrenilmesi çok zaman alıyor. Halk enteresandır yani, en azılı en acımasız eleştirmendir. İsminiz yavaş yavaş öğrenilir. Sonra da unutmaz.

Birçok unutulmaz karaktere hayat verdiniz. Bu konuda nasıl bir hissiyat içindesiniz?
- Ben oyunculuğu ciddiye alıyorum. Benim derdim bu dünyada iyi filmlerde oynamak, oyunculuğumun keşfedilmemiş yanlarını hâlâ ortaya çıkarmak. Tabii ki sistem başka şeyleri empoze ediyor. Bu ortamda beni heyecanlandırmayan bir projeye evet demiyorum.

Sinemamız geçmişte hafiften hor görülür bir durumdaydı. Siz o dönemlerde bile akılda kalan karakterlere imza attınız.- Bende farkında olmadığım gözlem yeteneği vardı. Bazı insanların nasıl kulağı iyidir, gözü iyidir benim de gözlem yeteneğim iyiymiş. Adana’da doğdum ama 1950’deİstanbul’a taşındık. Orta halli bir aileden ve sınıfsal kökenden geliyorum. Zeytinburnu’nda gecekondularda büyüdüm. Orası her sınıftan insanın buluştuğu kozmopolit bir yerdi. Belki de farkında olmadan orada birtakım şeyleri biriktirmişim ve bunlar daha sonra açığa çıktı.

Ya baba etkisi, rahmetli pederiniz Ali Şen de oyuncuydu malum...
- Asıl mesleği marangozluktu. Halkevleri dönemi bilenler bilir, birçok kurslar açılırdı. O da tiyatro bölümü için dekor yaparken tiyatroyla ilgileniyor. Demek ki özel bir yeteneği varmış, Adana’da parlak bir oyuncu olarak hatırlanıyor. İstanbul’a taşınınca da hem marangozluk hem de tiyatro devam ediyor. Aslında babam çok değişik bir insandı, bütün bunlara devam ederken bir ara bir iplik fabrikasında usta olarak bile çalışmıştı. Onu Adana’dan tanıyan Muammer Karaca yardımcı oluyor derken burada da tiyatrolarda oynamaya başladı, sonra da sinemaya geçti.

OYUNCU OLMADAN ÖNCE ÖĞRETMENDİM

Sizin öykünüze dönersek...
- Valla ben her türlü işe girip çıkıyordum. Buna şoförlük de dahil. Sonra Kepirtepe Öğretmen Okulu’nu dışarıdan bitirdim ve öğretmenlik yapmaya karar verdim.

‘Hababam’ serisindeki ‘Badi Ekrem’ ve ‘Gönül Yarası’ndaki Nâzım karakterleriyle öğretmenliğe bir anlamda geri döndünüz. Ne kadar yapmıştınız ve niye bırakmıştınız? - İki buçuk-üç yıl kadar yaptım. Belki de şundan: Benim tercihim sınıfsal bir refleksti. Burjuvaysanız işiniz kolay; eğitiminiz var, yol göstereniniz var, seçeneğiniz var... Yeteneğiniz varsa zaten küçük yaşta keşfediliyorsunuz. Biz ise sadece hayat derdindeydik.

Ama büyük oyuncular da o sınıftan çıkmıyor genellikle...
- Zaten onlar da oyuncu olmak istemiyor, holdingin başına geçiyor. Bizimse imkânlarımız olmadığı için şoförlük, pazarlamacılık, işportacılık yaptık. Ama bunlar da sizi bir şeye hazırlıyormuş: Kendinizi keşfetme dönemine. Öğretmenliğe gelince ben bu işi ciddi biçimde seçtim. Bu seçimde de aslında sınıfsal bir refleks var. Çünkü bizim kesimdeki insanların tek güvencesi devlete kapılanmaktır; çünkü orada iyi kötü bir para alırsın, yükselmesen de aç kalmazsın. Bu arada şunu da söylemeliyim: İçimde hep tiyatroya ilişkin bir kıpırtı var, amatör olarak sürdürüyorum.


Burada rol model olarak baba etkisi olabilir mi?- Kim bilir, olabilir belki de. Fakat şöyle bir etki de var: Sinemadan hiç hoşlanmıyorum, hatta nefret ediyorum çünkü babamın sefil halini görüyorum, düzenli para alamıyor, yevmiyeyle çalışıyor. Diyorum ki, tiyatro olabilir ama sinema olmayacak. Üstelik tiyatroda yine tıpkı memurluk gibi düzenli bir maaş var. Kendime hedef olarak ‘Şehir Tiyatroları’na girmeyi koydum. Kafamda öğretmenliği bitirdim ama bundan kimsenin haberi yok, “Ben oyuncu olsam iyi olur” diye kendi kendime düşünüyorum. Sonra istifa ettim, döndüm İstanbul’a.

Herhalde yeni zorlu bir dönem.- Evet, bir sürü zorluklar oldu. Oyuncu olarak almadılar önce, 1967’de figüran olarak girdim. Nedeni de basit: Konservatuvar eğitimim yok. Kalabalık rollerde yevmiyeli stajyerdim.

İlk oyunu ve rolünüzü hatırlıyor musunuz?‘Romeo ve Juliet’teki düşman ailelere mensup kişilerden biriydim ve tek repliğim, “Hey bakın burada” gibi bir şeydi. Başrollerde Cüneyt Türel’le Tijen Par vardı ve “İşte onlar oyuncu” diye imrenerek bakardım... Orada gelişme hızlı oldu, kısa zamanda iyi roller oynadım Şehir Tiyatroları’nda: ‘Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası’, ‘Zengin Mutfağı’, ‘Aslan Asker Şvayk’ vs....


Başrol mü oynuyordunuz?
- Evet.

‘Zengin Mutfağı’nı daha sonra sinemada da oynamıştınız. İlginç olmuş.
- Evet, malum oyun bir Vasıf Öngören klasiği. Tiyatrodaki oyunu Başar Sabuncu yönetmişti, sinemada da yine o yönetti. Gerçekten ilginç olmuştu.

Sinemada sizi kim keşfetti?- Valla Arzu Film diyebiliriz. ‘Badi Ekrem’le başladı her şey. Ondan evvel de bazı filmlerde oynadım. Hulki Saner’in ‘Bak Yeşil Yeşil’i vardır mesela. Ahmet Özhan, Hale Soygazi başrollerdeydi. Orada Ahmet’in menajerini canlandırıyorum, yok böyle kötü oyunculuk... Ben olsam oradaki performansımı okullarda “İnsan nasıl bu kadar kötü oyuncu olur?” diye gösteririm. O kadar kötü yani. Ama dediğim gibi kitlelerin beni tanıması ‘Hababam serisi’ ve ‘Badi Ekrem’le oldu.

ERTEM ABİ “BU ROLÜ SEN OYNUYORSUN” DEDİ VE..


Peki ‘Badi Ekrem’i nasıl bir hissiyatla canlandırmıştınız?
- Valla gene gözlem gücüne dayanan bir şeydi. Mesela biz Yavuz’la (Turgul) karakter derinliği üzerine çok tartışırız, çok uğraşırız film öncesi. O zamanlar karakterden çok tiplemeler önemliydi; ben de işte böyle hıyar bir hoca, zart zurt yapan, hava basan, afra tafra yapan bir tipi yarattım. Öyle çok gözlemlerim olduğu için oynarken öneriler getirdim. Bu da Ertem abinin çok hoşuna gitti, o karakter de öyle devam etti.

Ertem abi sanki orada sizdeki ışıltıyı görmüş gibi...
- Valla Ertem abi enteresan bir adamdı. Beni seçerken de ne “Al şu teksti oku”, ne “Nasıl okuyorsun, bir görelim” dedi. Cast yaparken bir parça okunur, denemeler yapılır, bunların hiç biri olmadı. O dönem ben TRT’de Güneş Tecelli’nin hazırladığı bir programa çıkıyorum, orada küçük skeçlerde oynuyorum. Onları görmüş Ertem abi, “Berbat şeyler” dedi. Skeçleri de ben oynadığım gibi yazıyorum da. Ben de ne diyeyim, “İyi” dedim. Sonra “Bu rolü sen oynuyorsun” diye devam etti. Bu kadardı bütün konuşmamız. Öyle girdim ben Arzu Film’e. Getirdiğim önerilerde ona iyi gelen oyunculuk yanımı gördü. Onun kafasında düşündüğü oyuncu tipleri vardı. Zaten sonraki filmlerde de ‘Şabanoğlu Şaban’da, ‘Süt Kardeşler’de, ‘Çöpçüler Kralı’ında ‘Badi Ekrem’in türevi karakterleri oynadım.

Artık tiyatro yerine sinemayı düşünme vaktiniz de gelmiş sanırım...
- Oyuncu olarak kendimi gösterme fırsatı bulunca sinema ağır basmaya başladı. Ama asıl etken Arzu Film’di, sanki benim yapıma uygun geldi orası. Ben iş konusunda ciddi adamımdır, ne yapacaksam iyi yapmam lazım diye düşünürüm. Oradaki disiplin ve sistem beni iyi hissettirdi ve sinema artık cazip olmaya başladı.


Ya gelir olarak?- Yardımcı roller oynadıkça gelirde pek bir yükselme olmuyor. Ancak başrolde sınıf atlıyordun.

‘Badi Ekrem’den sonra sokağa çıktığınızda insanların size bakışının değiştiğini hissetmeye başladınız mı?- Tabii ama o süreç kademe kademe oluyor. Bir ismin halk tarafından öğrenilmesi çok zaman alıyor. Şimdi de öyledir ya, “Şu dizide oynayan çocuk, bak oradaki kız vs.” Halk enteresandır yani, en azılı, en acımasız eleştirmendir... İsminiz yavaş yavaş öğrenilir. Yavaş yavaş öğrenildikten sonra da unutmaz; bu oluyorsunuz, olmuşsunuz demektir.

Hep kötü adam karakterlerinde devam ederken babanız gibi genel bir tiplemenin üzerine yapışacağını düşündünüz mü?- Valla düşünmeye pek fırsatım olmadı, zaten ‘Namuslu’yla da kırılma noktası yaşadım. Onun hikâyesi de aslında bir hayli ilginç. Şimdilerde nasıl TV’ciler oyunculara iş yazıyorsa o zaman da işletmeciler böyle bir misyonu üstlenirlerdi. Bölge işletmecileri Ertem abiye baskı yapıyor, beni kastederek “Bu adam işte çok güzel kırsal kökenli tiplemeleri oynuyor, işte ‘Banker Bilo’daki Maho ağada çok iyiydi. Ona öyle bir başrol yap” diyorlar. Ertem abi beni yanına çağırıp durumu aktardı, aslında açıkça “Ben seni başrol falan düşünmüyorum ama işletmeciler istedi, ben de mecburum oynatayım dedim”e getiriyor konuyu. Benim oynadığım karakterler kötüdür ama sevimlidir. Her ailede, her çevrede öyle tatlı üçkâğıtçılar vardır. Ya amca öyledir, ya komşusu öyledir, ya bakkal öyledir vs. Hem kızarlar hem gülerler, “Ne sahtekâr adam” derler, “namussuz orayı burayı dolandırdı ama işini de yürütüyor...” Hep öyle bir hoşgörü payı vardır.

HEPSİ BENİM GERÇEK EVLATLARIM


Anladığım kadarıyla önemli bir ‘Karar anı’ geliyor.
- O zamanlar ekonomik güç olarak da parlak değilim, dediğim gibi sadece yardımcı rollerde oynuyorum. Üstelik Ertem abiye itiraz etmek kolay değildir. “Hayır” dediğiniz zaman kapının önünde bulursunuz kendinizi, “Git o zaman” der, “bir daha seninle işimiz olmaz.” En saf ve kararlı biçimde dedim ki “Ben işletmecilerin istediğini oynamam.” Çok şaşırmıştı, “Ee, ne oynayacaksın” dedi. “Eğer başrol oynayacaksam bunu ben kendim seçmek isterim” diye cevap verdim. “Ne mesela?” dedi. O sırada bizde Başar Sabuncu’nun bir projesi vardı, ‘Namuslu’ diye, pek gündeme gelmiyordu. “Mesela o olabilir” dedim, Ertem abi de “Senden istenen o değil ki” diye sürdürdü konuşmayı. “Valla” dedim, “yaparsam bunu yaparım, onların istediğini yapmam, gerekirse yardımcı rollere devam ederim” diyerek bir anlamda son noktayı koydum. İki saniye düşündü, “Yapıyoruz” dedi. Ve kendi çekti, o da bana jest olsun diye... Neyse ki o film ticari açıdan o yılın ilk 10’u arasına girdi de ben sonraki filmleri yapabildim. Yoksa o zamanın düzeninde bir daha dünyada kapınızı çalan olmazdı.

Çok sayıda karaktere hayat verdiniz, en sevdiğiniz rol hangisi?- Valla herkesin evlatlarıdır oynadığı roller ama benim gerçek evlatlarım. ‘Namuslu’da da ‘Eşkıya’da da ‘Gönül Yarası’nda da ‘Av Mevsimi’nde de ben seçtim karakterlerimi. Mesela Yavuz (Turgul) bana göre rol yazıyor ama çok duyarlıdır, çok saygılıdır; hep sorar “Oynayacak mısın?” diye. Toparlarsak hep ben seçtiğim için ayrım yapamıyorum. Sahiden evlatlarım. Bazen para için oynarsın, sonra da “O rol benim evladım” dersin. Bizimki öyle değil. Para hiç konuşmuyoruz ki baştan.  Genelde herkesin konuştuğu “Kaç para alacağım, kaç gün sürecek”tir. Benim için bunlar belirleyici değil ki...

YAŞANILAN KORKUDA 12 YILLIK İKTİDARIN DA PAYI VAR


Bu seçimler ‘Namuslu’dan beri değil mi?
- Evet, o zamandan beri. Şimdi millet diyor ki “Eh, tabii tuzu kuru, seçiyor.” Tuz yokken de her taraf ıslakken de böyle davranıyordum. Bu, çok büyük bir serüven, risk... Buna herkes cesaret edemez. Çünkü sağlam bir yeri -ticarette de akıl işi değildir- elde ettiğin bir şeyi kaybetme anlamına gelir böylesi bir tavır. Hazır bir şeyi bırakıp ne olacağını bilmediğin bir yöne doğru gidiyorsunuz.

Reddettiğiniz için sonradan pişman olduğunuz bir rol var mı?- Hiç yok. Oynamadığım ve sonradan başarıya ulaşmış filmler vardır ama ben yine de o filmlerde olamazdım. O rolü alan arkadaşlar da benden daha iyi oynadı. Çünkü karar aşamasında o role kendimin dışında genel bir çerçevede de bakıyorum. O karakteri becerir miyim, beceremez miyim diye ölçüp biçiyorum. Eğer uygun bulmamışsam karşımdakine, “Bu proje olur mu olmaz mı bilemem ama bu rolde ben başarılı olamam” diyorum. Bazen de beni tavlamak için öyle roller yazılmıştır ki... Şöyle yapılır ve düşünülür genelde: Adamı parlatırlar, karakter her yere girer, oyuncu dayanamaz ve “Ben bunu oynayacağım” der ama filmin bütünü boştur. Sinemasal hiçbir değeri yoktur, ben senaryoyu, rolümü okuduğum zaman filmi görüyorum. Bunda da genelde yanılmam.

“Kitlelerin beni tanıması ‘Hababam serisi’ndeki ‘Badi Ekrem’le oldu.”

Badi Ekrem eşofmanı fikri nasıl çıktı?
- Bu sonradan çok önemsendi. Oysa başlarda sıradan bir şeydi. Beden öğretmeni eşofmanlı olur, derse takım elbiseyle çıkmaz tabii ki. Hatta bizde o zamanlar öyle sanat yönetmeni, kostüm tasarımı vs. gibi birimler olmazdı. Sete rastgele bir şekilde o eşofman gelmişti. Giyince de üzerime oturdu ve kaldı. Yani ileride tarihe kalacak bir biçimde özenle seçilmiş bir şey değildi.Bu ülkede siyaset ve baskı ne denli yoğun olursa olsun mizah hep bir çıkış yoluydu. 12 Eylül öncesinin kanlı günlerinde bile Gırgır gibi bir dergi, sizin de rol aldığınız oynadığınız onca komedi filmi hızını kesmezdi. Ama artık siyasi mizah rafa kaldırılmış gibi.
Bu koşulları yaratan korku iklimi hakkında neler söylersiniz?   Korku bir salgın hastalık gibi yayıldı. Bunun bilinçli yapıldığını düşünüyorum. Bunda tabii ki 12 yıldır süren günümüz iktidarının da payı elbette var. Sanatla ilgili çalışmalar, hür düşünce ürkütücü bir hale getirildi. Bu gibi durumlarda en büyük tehlike de ‘otosansür’dür. TV kanallarını düşünün, onlar da ayakta kalmak ve kendilerini kollamak adına esas görevlerinin dışına taştılar.

GEZİ BİZE BAMBAŞKA BİR GENÇLİĞİ TANITTI

Peki siz bir sanatçı, hatta sorumlu bir aydın olarak nasıl bir gelecek tasavvur ediyorsunuz?- Valla dünyada geriye gidiş pek olmamıştır. “Umutlarımızın var olduğunu düşünerek umutlanmak istiyorum” diyeyim kısaca.

Buradan yakın zamandaki en kitlesel politik meseleye atlayalım: Gezi hakkında neler söylersiniz?
- Gezi, apolitize olduklarını sandığımız gençlerin kendilerini hatırlatmasıydı. Meselelerden uzak olmadıklarını, kendi kabuklarına ait bir dünyada günlerini geçirmediklerini gösterdiler bizlere. Siyasetle uğraşsın uğraşmasın herkes için örnek bir hareketti. Belki sonradan kimilerinin iddia ettiği gibi safiyane halini bozmuş olabilir ama her halükârda önemli bir oluşumdu. Hatırlıyorum da ilk günlerde “Liderleri kim?” diye bir laf atılmıştı ortaya. Lider yok, belki herkes lider ya da hiçbiri lider değil, hepsi ümmet! Bilmediğimiz bambaşka bir gençliğin ifadesiydi onlar. ‘Gezi’yi böyle okumak gerek diye düşünüyorum.


Canlandırdığınız karakterlerden yola çıkarak sorayım: Gerçek Şener Şen kim?- Filmlerimde çok çeşitli karakterleri oynadığım için hangisi benim bilmiyorum. ‘Çiçek Abbas’taki bitirim, ‘Eşkıya’daki Baran, ‘Badi Ekrem’, hangisiyim ben? Bilmiyorum tabii ki ama hepsinden birer parça taşıdığım doğru. Kişilik olarak da kendimi iyi hissettiğim ortamlarda bir açılma oluyor. Ama eğer o kadar iyi hissetmiyorsam kapalı, içe dönük bir kişilik sergiliyorum. Benim için “O bir tanedir” diyenler de var, “Çok mesafelidir” diyenler de. Ama şunu da söylemeliyim: 77 milyonla tabii ki samimi olamam...

Son olarak yabancı oyunculardan en çok kimi beğenirsiniz?
- Bütün iyi oyunculuklarla ilgim vardır. İsim vermek gerekirse mesela Tom Hanks’i çok beğenirim. Peter Sellers çok iyiydi, hatta bende kendi kuşağımın bütün iyi oyuncularından izler bulabilirsiniz. Belki de bu bakış açısıyla tür değiştirme ve yeni alanları keşfetme gayretine girdim.
‘SİNEFİL’ DEĞİLİM

Şener Şen filmografisinden: Banker Bilo (1980), Çiçek Abbas (1982), Namuslu (1984)

Şener Şen filmografisinden: Eşkıya (1996) ve Amerikalı (1994)
Peki sinemamızın yeni filmlerini takip edebiliyor musunuz?- Elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum ama sinefil değilim. Bu arada seyirciyle buluşan filmleri de takip etmeye çalışıyorum, Hani o çok izlenen filmlere, çok okunan kitaplara hafif üstten bakılır ya, ben aksine onları izlemeye, okumaya çalışırım. Oralardan hepimizin alacağı dersler olduğunu düşünürüm. Bu tür filmleri de özellikle seyretmeye çalışırım. Bu tanımlamaya girmiyor belki ama son birkaç yılda en çok etkilendiğim filmlerden biri ‘Sonbahar’dı’. ‘Vavien’i de çok sevmiştim.

Ama halk o kadar sevmedi.
- Doğru ama halk bizim ‘Gölge Oyunu’nu da çok sevmemişti. O da çok özel bir filmdi.
KEMAL’İN ÜNÜNE HİÇBİRİMİZ YAKLAŞAMAZDIK

Süt Kardeşler
Kemal Sunal’ı özlüyor musunuz?
- Tabii ki, biz Kemal’le iyi arkadaştık. Ailece de görüşürdük. Kemal o dönem o kadar ünlüydü ki hiç birimizin ünü onunla kıyaslanmazdı. Sokakta, ilgiden yürüyemeyecek haldeydi. O yüzden de adeta yüzünde asık bir maskeyle dolaşırdı. Yanına yaklaşmak zordu. Ama gerçekte arkadaşları arasında çok keyifliydi. Belki şu noktaya dikkat çekilebilir: ‘Şaban’ tiplemesi üzerine o kadar yapıştı ki, bundan pek kurtulamadı.
CEM’İN SAHNEDE ERİŞİLMEZ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM

Av Mevsimi
‘Pek Yakında’daki ‘Eşkıya’ göndermesini ve filmin genelini nasıl buldunuz?
- Cem son dönemin en parlak insanlarından biri... Bizim sahip olduğumuz en önemli zekâlardan biri. Sahnede, ‘stand-up’ta erişilmez olduğunu düşünüyorum. Sinemada Cem zekâsında bir adamın isterse sinemanın şifrelerini de çözeceğine inanıyorum ama kendisini o kadar coşkuyla ve heyecanla kaptırıyor ki bunun da aynı sahnedeki gibi seyirciye geçeceğini zannediyor. Halbuki senaryo daha bir matematik işi ama o sinemada belki de bunu kabul etmek istemiyor. Ama bu sadece Cem için değil neredeyse herkes için geçerli. Cem’i kastederek söylemiyorum ama kimi gençlerde “Aklıma bir fikir geldi, bunu çekelim” refleksi hâkim gibime geliyor. Oyunculuğuna gelince yeteneğini sinemada bize hatırlattığı en büyük gösterinin ‘Av Mevsimi’ olduğunu düşünüyorum. Başka birinin bu rolü böyle kıvırabileceğini sanmıyorum. O şizoid yapıdaki bir karakteri oynamak o kadar da kolay değil. Çekimler sırasında bazı sahnelerde durup onu tebrik ettiğimi hatırlıyorum. Film çekmek onun hayat biçimi. Çok seviyor sinemayı. İçinden geldiği gibi coşkuyla, sevdiği insanlarla yapıyor. Bu da güzel bir şey...
‘Eşkıya’ göndermesine gelince: Bu Cem’in başarısı ama ben bu bölümü, filmde Cem’in canlandırdığı karakterin bir fonu olarak gördüm. ‘Altıncı polis’in kendini gösterme hamlesi yani. Bu sahne için Yavuz’dan izin aldı ve son derece başarılı bir şekilde de çekmiş.
SON DÖRT YILDA 50 SENARYO OKUDUM...
Yavuz Turgul, Uğur Vardan ve Şener Şen
Peki sizi yalnız Yavuz Turgul filmlerinde mi izleyeceğiz?
- Oysa bunu bozmak için çok uğraşıyorum!

Bu soruyu şunun için sordum: Belki yanılıyorumdur ama sanki genç yönetmenler size ulaşamıyor ve bundan dertliler.- Sanırım yanılıyorsun. Tersine bana ulaştırılan işlerini okuyorum. Abartmıyorum, son dört yılda 45-50 senaryo okudum. Asistanım aracılığıyla bana gönderilen hiçbir metni geri göndermeden okudum. Hatta senaryoların çoğu 10. sayfada kendini belli eder, nasıl bir şey olacağını anlayabilirsin. Ama ben beğenmesem de kendimi paralayarak, sıkılarak son sayfasına kadar okudum. Ama maalesef çok farklı, çok iyi senaryolara rastlayamadım.
Yeniyi tabii ki reddetmiyorum çünkü reddetme benim için eskiye gömülmekle eşanlamlı. Bunun dışında kalmayı düşünüyorsan eğer üç-beş arkadaşınla git bir lokalde takıl. “Hey gidi günler” diyerek günlerini geçir. Bu. tuhaf biçimde yok olup gitmek anlamına geliyor. Ben öyle olmak istemiyorum. Üzerime düşeni, umutla yapmaya çalışıyorum.
NURİ BİLGE BİZİ ŞAŞIRTMAYI SÜRDÜRECEK

Kış Uykusu
Peki gelelim can alıcı soruya! Nuri Bilge sineması hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Valla Nuri Bilge sineması benim çok yatkın olduğum bir sinema değil. Ama ilgiyle seyrediyorum. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’dan da ‘Kış Uykusu’ndan da, hatta daha önceki çalışmalarından çok etkilendim açıkçası. Bana geçen izlenim üslup sahibi bir yönetmen olduğu. Bir filmini 15 dakika izlesem ve bana kimin çektiğini söylemeseler, hemen Nuri Bilge’ye ait olduğunu anlarım. Bu da az buz bir şey değildir. ‘Kış Uykusu’nda bize hem sanatsal hem popüler film yapacağının ipuçlarını verdi. Orada öyle sahneler var ki mesela kız kardeşiyle diyaloğa girdiği bölüm... Oradaki zamanlama, oyuncu yönetimi vs. Bunlar sinemada kolay kolay becerilecek şeyler değil. Seyirci o sahnelerde nefesini tutarak izliyor. Yani biz Nuri Bilge’yi daha çok seyredeceğiz ve her seferinde bizi şaşırtacak, yeni ve farklı yanlarını gösterecek.

Niran Ünsal'ın tesettürlü pozu sosyal medyayı salladı!

Yepyeni bir Niran Ünsal var diyen ünlü sanatçı "Müzik için soyunun deseydim alkışlanırdım" dedi.

Ünlü şarkıcı Niran Ünsal'ın Aysha dergisi için verdiği pozlar ve yaptığı açıklamalar sosyal medyayı salladı. Ünsal, dergi için tesettüre girdi, eşiyle eli eline değmeden evlendiğini söyledi. Müzik için soyunma tartışmalarına da değinen Ünsal, "Müzik için soyunun deseydim alkışlanırdım" dedi.

"BABAM MÜEZZİNDİ"

Dergiye verdiği röportajda zor bir çocukluk ve genç kızlık dönemi geçirdiğini söyleyen Ünsal, 17 yaşında anne olduğunu ve daha genç kızken çocuğunu kucağına aldığını anlattı. Ayrı anne babanın çocuğu olmanın zorluklarını anlatan Ünsal, ailesinden hafızlık yapanlar olduğunu babasının bir dönem Üsküdar Kuşlu Camii'nde müezzinlik yaptığını açıkladı.

"KOCAMIN ELİ ELİME GÖZÜ GÖZÜME DEĞMEDİ"

Eşiyle tanışma hikayesini anlatan Ünsal, "Biz sektörel anlamda tanışıyorduk ama yollarımız kesişmemişti. Bir haber için benimle bir araya gelmek istedi İbrahim bey. Daha sonra arkadaşlığımız başladı. Dost olduk, ondan sonra sevgili olduk, ondan sonra karı-koca olduk. Çok hızlı gelişti ki, ne eli elime ne gözü gözüme değmemiştir. Ne onun aklına gelmiştir birlikte olma ihtimalimiz ne benim ama Yaradan'ın organizasyonuna kimse karışamaz. O 'ol' der olur" dedi.

"MURAT BOZ VE GÜLŞEN'İN KLİBİ BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA OLDU"

Müzik için soyunma tartışmalarına da değinen Ünsal "Ben işimi yaparken hiçbir zaman böyle materyallere ihtiyaç duymadım. Özgürlüğün adı pornografi olmuş. Benim ne inancımla ne kültürümle örtüşmeyen görüntüler. Kadınlar erkekler yatakların üstünde, havuzların içinde bikinilerle iç çamaşırlarıyla. Bu kadar da olmaz. Bir de buna sanat diyorlar. Benim için bardağı taşıran son damla Murat Boz ve Gülşen'in klibi oldu. Benim evde 2 çocuğum var. Klip çıkıyor, izliyoruz işim gereği. Ama öyle bir klip geliyor ki 'aman çocuğum görmesin' diye değiştirmek zorunda kalıyorum. Klibi değiştiriyorum reklamda karşılaşıyorum. Çizgi filimlerde reklamlarda şiddet ve pornografi her alanda var." dedi.

"MÜZİK İÇİN SOYUNUN DESEYDİM ALKIŞLANIRDIM"


Ünsal, sektöre de serzenişte bulundu. Ünlü şarkıcı "Bunları söylediğim için tu-kaka kadın oldum. Karşıma geçmişler benim geçmişimden söz ediyorlar şimdi. Belaltı vuruyorlar. Ben kimsenin geçmişini karıştırmıyorum. Müzik için soyunmayın diyorum. Müzik için soyunun deseydim alkışlanırdım. Ben de geçmişte açık giyindim fakat iç çamaşırımla poz vermedim ve ben müzik için yapmadım bunu" diyerek sitem etti.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Telefon elinden düşmedi

Brezilyalı manken Julia Pereira, Miami'de denizin ve güneşin tadını çıkarıyor.

Bir erkek arkadaşıyla plaja giden Pereira, bir süre denize girdikten sonra çalan cep telefonuna cevap verdi.

O andan sonra da telefonu elinden düşürmedi.

Pereira, turkuaz ve eflatun renkli bikinisi ve düzgün fiziğiyle dikkat çekti.


2015: Poponun yılı Devir kalça devri

Modayı belirleyen Amerikan Vogue dergisi açıkladı: Artık devir kalça devri. Kim Kardashian’a 65 milyon dolarlık servetini kazandıran, Jennifer Lopez’in hakkında şarkı yaptığı büyük popolar her yerde karşınıza çıkacak. Peki önümüzdeki yılı kimin kıvrımları sallayacak?

Bundan bir yıl önce size “Her gün en az 10 kadın karşına çıkıp, poposunu gösterecek” deselerdi, inanır mıydınız? Hemen “Nasıl yani” demeyin, günümüzde durum bu. Gelin, rakamlarla konuşalım: Geçen hafta hangi dergiyi, gazeteyi, internet sitesini açsanız sizi Kim Kardashian’ın poposu karşıladı. Kardashian, Paper dergisine güreşe çıkar havada yağlanmış gülümserken gururla geniş kalçasını gösterdi, başka birşey konuşulmadı. Müzik dinlemek istediniz diyelim: Her radyoda Jennifer Lopez ve Iggy Azalea’nın “Büyük poposu olanlar buraya eller havaya” temalı ‘Booty’ şarkısı çıktı karşınıza. Kaçış yok. Beğenmediniz mi? Shakira ve Rihanna’nın ‘Can’t Remember To Forget You’ klibini verelim. Seksi ikili şuh bir şekilde uzanmış, birbirlerinin kalçasını okşadığı videoülkemizde sansürlense de, inatla muhtelif playlist’lerde ön sıralarda. “Bir Instagram’a bakayım” dediniz: Ünlüsü ünsüzü, beş- altı profilde gezindiniz. Karşınıza yeni trend ‘belfie’ler yani çıplak popo selfie’leri çıktı. Günün sonunda, hesap ortada. 

Modanın kutsal kitabı Vogue duyurdu: Devir, popo devri. Son altı aydır hiç görmediğimiz kadar çok kalça gördük, görmeye de devam edeceğiz. Çünkü 2015’te poponun altın yılı olacak. Moda çekimlerinde, dergi kapaklarında, Instagram’da, kliplerde bol bol geniş kalçalar göreceksiniz. Cep telefonunuza estetik merkezlerinden “Bir saatte Brezilya kalçası yapıyoruz” türü  mesajlar gelecek. Spor salonunda kalçayı daha büyük ve sıkı yapan egzersizler verilecek.

BÜYÜK DAHA İYİDİR



“Poponun yılı mı olurmuş?” demeyin. Her dönemin bir padişahı var. Hatırlayalım: Doksanların ortasında Gwyneth Paltrow ve Kate Moss’un başı çektiği sıfır beden modası vardı. Göğsün, kalçanın olmaması en idealiydi. Sonra göğüs trendi patladı. 2000’li yılların başı ‘karın kası’ dönemiydi: Britney Spears ve Christina Aguilera’nın başı çektiği ‘düşük bel, degaje bluz’ ikilisinin amacı, karın bölgesindeki baklavaları göstermekti. Grubu ‘Destiny’s Child’la parlamaya başlayan Beyoncé bile ilk önce kalçasıyla değil karnıyla gündemdeydi. Kalça trendinin altyapısı, o dönemde atıldı: İlk çıkışlarını yapan Jennifer Lopez ve Shakira ikilisi ‘Salla!’vari kliplerle rakiplerinden sıyrıldı. 2007’de Kim Kardashian’ın Paris Hilton’ın asistanı olarak piyasaya dökülmesiyle de gözümüz ‘büyük popo’ görmeye yavaş yavaş alıştı. Büyük daha iyidir’ felsefesi artarak büyüdü, sonunda altın çağa ulaştık. Devir şimdilik Kim, Beyoncé, Rihanna ve Jennifer Lopez’in. Ama rakiplerinin de arkası oldukça sağlam.

YENİ FENOMENLERİ KİM?



Instagram’ın en başarılı poposu 
Spor hocası  Jen Selter, her gün 4 milyon takipçisine farklı egzersizler gösteriyor ‘geniş ve kalkık kalçaya sahip olmanın yollarını’ anlatıyor.



Kim’in belfie hocası 

Blac Chyna adlı striptizci/model, Kim Kardashian’ın beyaz mayoyla çektiği kalça selfie’sinin ‘danışmanı.’ İki sıkı dost, daha sonra birlikte de popo selfie’si çekip yayınladı. Sonuç: Bir kareyle 600 bin beğeni, 440 bin takipçi.



Beyaz ve büyük
“Avustralya’dan rap yıldızı çıkmaz” savını kalçasıyla deviren isim, Iggy Azalea. 24 yaşındaki rap’çi, ilk önce Levi’s’ın modellerinden biri oldu. Büyük kalçasını sadece mayo giyerek gösterdiği ‘Work’ adlı klibiyle patladı. Şimdi Jlo’nun ‘popo marşı’ Booty’de yıldıza eşlik ediyor. (Aslı Barış/ Hürriyet)

Ebru Gündeş'ten pijama partisi

Ebru Gündeş, 14’üncü albümü “Araftayım”ın ilk klibi için önceki gün kamera karşısına geçti.

Ünlü şarkıcı, ilk klibin albüme adını veren “Araftayım”a çekilmesini bekleyenleri şaşırttı. Onun yerine söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait “Müstehak”ı kliplendirdi. Balat’taki eski bir fabrika binasında, Metin Arolat yönetmenliğinde yapılan çekimlerde ”pijama partisi konsepti” yaratıldı.






28 Kasım 2014 Cuma

Ebru Şallı "Rus kızları 30’undan sonra"

Ebru Şallı ile pilates serisinin son DVD’si “ Ebru Şallı ille 3k (Kol-Karın-Kalça)’nın tanıtımı önceki gün Arnavutköy’de Levendiz Rum Meyhanesinde yapıldı. Türkiye’ye pilatesi sevdiren Ebru Şallı serisinin sekizincisinde, üç haftada iki beden incelmenin yollarını anlatıyor. 

Bugüne kadar hazırladığı DVD’ler ile hanımların vücut problemleri için pratik ve kalıcı çözümler sunmayı hedeflediğini söyleyen Şallı, çalışmalarına ara vermeden devam ettiğini belirtti.

Med yapım ve İmaj ortak yapımı olan bu seride özellikle kadınların görünen ve örtülmesi zor olan bölgeler üzerinde çalıştığını belirten Ebru şallı gazeteciler ile sohbet etti.

Her serinin farklı bir özelliği var bununda ayrı bir yeri var diyen Şallı 3k hakkında,” 3k (kol-karın-kalça) kol özellikli olmayan bir çalışmaydı ama son yıllarda kadınların en büyük kabusu haline geldi. Kol çalışması benden çok istendi bende bu DVD’de yer verdim.

Aynı zamanda beslenme önerilerine de yer verdim. Ebru’nun 3k kahvaltısını da bu DVD’de bulabilirler. Bu DVD sayesinde sımsıkı kollar, karın ve kalçalara kavuşabilirler, bu konuda iddialıyım.” dedi.

Kolun çok önemli olduğunu vurgulayan Şallı,” Bir kadın feminenliğini kaybetmemeli kadın gibi kadın olmalı.” şeklinde konuştu. Ebru Şallı’nın tuzlukla çalışması sırasındaki detayları anlattığı sıradaki halleri neşeli anların yaşanmasına sebep oldu.

Kadınların tuz dökerken kollarına bakıp o şekilde çalışmaya başlamasını isteyen Şallı, tuz yeme konusunda dikkatli olmalarını istedi.

Bir kadını forma sokma konusunda iddialı olduğunu söyleyen Ebru Şallı sonuç odaklı çalışmayı sevdiğini belirtti. Gazetecilerin özel hayatındaki sorularını da içtenlikle yanıtlayan eski manken, sevgilisinin Türkovizyon’da yaşadıklarını soran muhabirlere,” Bu konu geçti ama cevaplayayım yine de...

Bence şarkı çok başarılı ama orada jürinin karışıklıkları oldu. Onunda sebebi ortada, ben başarılı buluyorum.” şeklinde kaçamak cevap verdi.

Sinan Akçıl’ın Rus kızlarını güzel bulması sorulduğunda ise Ebru Şallı,”Rus kızları güzel evet ama bizim kızlarımızın hakkını yememek lazım. Özellikle Türk kadınlarının hiç yaşlanmadıklarına dikkat çekerim.

Rus kızları öyle değil otuzundan sonra çirkinleşiyor” dedi. Şallı,Sinan Akçıl’ı bir bayanla yan yana görse kıskanır mı şeklinde soru soran bir muhabire ise,” Ben rahatsızlık duymam zaten milyonlar sevgilisi, ama o benimle aynı tepkiyi veremez” dedi.

Mavi Mavi şarkısının klibinde oynayacak olmanın sinyalini de veren manken, son zamanlardaki Harun Tan-Ebru Şallı- Sinan Akçıl’ın içinde bulundukları haberle ilgili sorulara mahkeme sürecinden dolayı cevap vermekten kaçındı.

Mustafa Kızgınyürek / Sözcü




Bunlarda İlginizi Çekebilir